“ Ben bir ülkenin kralı olmuştum. Ama şimdi kendimin kralıyım” diyor Alobar, ölümsüzlüğü arayan adam.
3 Temmuz 2009 tarihinde, yaklaşık iki aydır okuduğum, Tom Robbins imzalı, Parfümün Dansı kitabını nihayet devrettim...
Parfümün dansı, bana çok güzel kitap adı gibi geldi ve duyduğum anda okumak istedim. Satın almadan önce, kitap hakkında biraz bilgi edindim ve hayal kırıklığına uğradım… Ölümsüzlüğü arayan bir adamı okumak istediğimden pek emin olamadım.
Parfümler ve kokular ilgi alanımda olduğu için, her şeye rağmen, kitabı edinmeye ve okumaya karar verdim. Okuduğum için pişman değilim. Parfüm üretmek, yeni kokular yaratmak çok özel bir uğraş olduğuna hep inanmışımdır.
Parfümün Dansı, son sayfasını kapattım ve aklımdan geçen ilk düşünce şu oldu;
Romanın mükemmel girişi ve berbat sonu var…
Daha önce hiç bu kadar tezatlar içeren bir roman okumadım. Bir taraftan fantastik, bir taraftan gerçekçi… Bir taraftan alaycı, bir taraftan oldukça ciddi… Bir taraftan müthiş etkileyici üslup, bir taraftan garip, sürüklemeyen ama merak ettiren konu… Bir taraftan aşkın tarifi, bir taraftan dozunda erotizm… Ama sonra düşündüm: hayatın kendisi de öyle zaten, tezatlarla dolu ve bunu doğrulayan sözler:
” Pancar poleni insanı hayran bırakacak karmaşasıyla paradoksun kokusuydu. Hayat ve ölümün mutlak sebzedeki bileşimiydi. Hem tatlı, hem acı bir kokuydu. Çiçekli ve seks dolu yerkürenin polen lekeli dişleri kadar romantik bir koku. Erkekler ve kadınlar için yepyeni gerçeklik yaratan, o gizli fetiş ve cesur cazibenin kokusu; doğayı, mantığı ve hayvansal kaderi aşan, dönüştüren bir koku”
Eğlendim ve keyif alarak okudum, tasvirler güzeldi. Tom Robbins ve üslubuna hayran kaldım.
Oldukça pozitif, enerji dolu, ilginç ve sıra dışı bir romandı. Uzun ve sağlıklı yaşamanın sırlarını açıklamış yazar; hava, su, toprak ve ateş - her maddeyi ayrı ayrı ele almış ve bir şölen sergilemiş âdeta.
Birkaç gün önce karşı komşularımız, kendi bahçelerinde mum ışığında akşam yemeği yediler. Çok güzel bir tablo oluşturmuşlardı. On beş yıllık evlilik… Bildiğim kadarıyla özel bir tarih değildi. Ama o akşam oğulları yoktu, teyzesinin yazlığına gitmişti. Düşündüm ; Çocuklar, romantizmi bir şekilde yok mu ediyorlar diye...
Alabor ve Kudra yüzyılları aşan, tutkulu aşka sahip… Ama Tom Robbins onlara çocuk yakıştıramamış, oysa her ikisinin de önceki evliliklerinde çocukları vardı. Yoksa bir tesadüf mü, bilemiyorum, şu an aklımdan geçti ve düşüncelerimi satırlara döktüm.
Romanda en çok etkilendiğim kahraman Wiggs Dannyboy. O da ölümsüzlüğün peşinde. Bir tek sebeple ölümü isteyebileceğini açıklıyor, öğrenmek isteyenler, kitabı okumaları gerekecek.
Ödünç kitap okumayı sevmiyorum, çünkü okuduğum kitapların sayfaları içinde kurşun kalemle notlar almayı seviyorum…Parfümün Dansı’ndan pek çok alıntı yazmak isterdim, fakat buna zamanım yok. Yine de bir alıntı ile yorumumu noktalıyorum. Benim, bizim ülkemiz dünyanın en güzel ülkesi, İstanbul da en güzel şehri. Keşke bunların farkına varabilseydik: sayfa 151 “Doğunun kumlu kanatlarından kopup…o altın sahneye vardılar. Constantinople büyük bir ticaret merkezi, doğuyla batı arasında kozmopolit bir köprü, ticari ve dinsel balların oluşturduğu mozaik duvarlı bir kovan olduğundan, onları her sabah yaldızlı bir dirseğin dürtüşüyle, heyecan içinde uyandırıyordu”
26 Ağustos 2026 Çarşamba
12 Şubat 2026 Perşembe
BİLİNMEYEN ADANIN ÖYKÜSÜ
Benim öğrencilik yıllarımda, ilk okullarda, mektup nasıl yazılır diye öğretilirdi, çünkü o zamanlar mektuplar önemli iletişim aracıydı. Günümüzdeki ilkokul çocuklarına da öğretilir mi bilmiyorum, ne de olsa yapay zeka devrinde yaşıyoruz…
Hayatımda, özellikle gençliğimde pek çok mektup yazdım ve yazmaya başladığım her seferinde, öğretmenimin örnek verdiği bir mektubun ilk satırı gelirdi aklıma, hâlâ bir metin yazmaya başladığımda o satır gelir aklıma ;” Bu mektubu her zamankinden uzun yazıyorum, çünkü kısa yazacak kadar vaktim yoktur.” Ben, kısa, öz, anlaşılabilir yazamıyorum, böyle yazabilmek, hiç de kolay olmadığı için. Yine de yazmak bana keyif veriyor, çünkü bizim devirde yazmak önemli eylemdi, tek iletişim aracıydı…Evimize telefon geldiğinde ben lise öğrencisiydim…
BİLİNMEYEN ADANIN ÖYKÜSÜ, okuduğum en kısa kitaplar listesinin başına yerleşti. Jose Saramago merak ettiğim bir Yazardı ve uzun zamandır okumak istediklerimin listesinde yer almaktaydı. Hızlı, güzel, ritimli bir okumaydı, Jose Saramago üslubu bende hoş bir lezzet bıraktı.
Anladığım kadarıyla hikaye, yeni bir başlangıç, yeni bir dünya arayanların öyküsü. Mevcut dünyasına herhangi bir itirazları yok gibi görünüyor, sadece bilinmeyen bir adayı bulmak için bir tekne gerekiyor. Hikayenin daha fazla detayını anlatmaya kalkarsam, bu incelemenin "kitaptan" daha uzun olma riskini alırım. Sonuç olarak, hikayenin bana anlattığı şey, çoğu zaman varış noktasından ziyade, yolculuğun kendisinin önemli olduğudur. Kararlılık sonuçtan çok önemlidir.
Masal okumayı zaten seviyorum, bu masal da özgürlüğü, sevginin gücünü, insanlığın hem kendini, hem yeni ufukları keşfetmeyi tükenmek bilmeyen azmini ve hayallerini anlatıyor.
Kadınlara olduğu kadar erkeklere, gençlere olduğu kadar yaşlılara da hitap ederek zamansız bir eser haline geliyor. Saramago'nun öyküsünün büyüsü de burada yatıyor bana göre.
Hiç kitap okumayı sevmediği kocama bu kitabı okutmuştum…”Bu hayattan göçmeden önce; hiç olmazsa, bir kitap okudum, diyebilmen için bu kitabı oku, sonuçta birkaç saatini alır…”demiştim ve bu sözlerim üzerine kitabı okumuştu. Böyle bir anım var bu kitapla ilgili. Biz de birlikte bir yola çıkmıştık, bilmediğimiz bir adaya doğru…
Bu küçük masal kitabını 2016 yılında devrettiğimi aldığım notlarımdan tahmin ettim. Tarih önemli değil elbette, sadece aradan geçen on yıl içinde kitap edinme hızım değişmediğini, fakat okuma ve okuduklarımla ilgili yazma hızımda keskin bir düşüş olduğunu anlıyorum. Umarım bu durum değişir…
12.02.2026 Bursa
Hayatımda, özellikle gençliğimde pek çok mektup yazdım ve yazmaya başladığım her seferinde, öğretmenimin örnek verdiği bir mektubun ilk satırı gelirdi aklıma, hâlâ bir metin yazmaya başladığımda o satır gelir aklıma ;” Bu mektubu her zamankinden uzun yazıyorum, çünkü kısa yazacak kadar vaktim yoktur.” Ben, kısa, öz, anlaşılabilir yazamıyorum, böyle yazabilmek, hiç de kolay olmadığı için. Yine de yazmak bana keyif veriyor, çünkü bizim devirde yazmak önemli eylemdi, tek iletişim aracıydı…Evimize telefon geldiğinde ben lise öğrencisiydim…
BİLİNMEYEN ADANIN ÖYKÜSÜ, okuduğum en kısa kitaplar listesinin başına yerleşti. Jose Saramago merak ettiğim bir Yazardı ve uzun zamandır okumak istediklerimin listesinde yer almaktaydı. Hızlı, güzel, ritimli bir okumaydı, Jose Saramago üslubu bende hoş bir lezzet bıraktı.
Anladığım kadarıyla hikaye, yeni bir başlangıç, yeni bir dünya arayanların öyküsü. Mevcut dünyasına herhangi bir itirazları yok gibi görünüyor, sadece bilinmeyen bir adayı bulmak için bir tekne gerekiyor. Hikayenin daha fazla detayını anlatmaya kalkarsam, bu incelemenin "kitaptan" daha uzun olma riskini alırım. Sonuç olarak, hikayenin bana anlattığı şey, çoğu zaman varış noktasından ziyade, yolculuğun kendisinin önemli olduğudur. Kararlılık sonuçtan çok önemlidir.
Masal okumayı zaten seviyorum, bu masal da özgürlüğü, sevginin gücünü, insanlığın hem kendini, hem yeni ufukları keşfetmeyi tükenmek bilmeyen azmini ve hayallerini anlatıyor.
Kadınlara olduğu kadar erkeklere, gençlere olduğu kadar yaşlılara da hitap ederek zamansız bir eser haline geliyor. Saramago'nun öyküsünün büyüsü de burada yatıyor bana göre.
Hiç kitap okumayı sevmediği kocama bu kitabı okutmuştum…”Bu hayattan göçmeden önce; hiç olmazsa, bir kitap okudum, diyebilmen için bu kitabı oku, sonuçta birkaç saatini alır…”demiştim ve bu sözlerim üzerine kitabı okumuştu. Böyle bir anım var bu kitapla ilgili. Biz de birlikte bir yola çıkmıştık, bilmediğimiz bir adaya doğru…
Bu küçük masal kitabını 2016 yılında devrettiğimi aldığım notlarımdan tahmin ettim. Tarih önemli değil elbette, sadece aradan geçen on yıl içinde kitap edinme hızım değişmediğini, fakat okuma ve okuduklarımla ilgili yazma hızımda keskin bir düşüş olduğunu anlıyorum. Umarım bu durum değişir…
12.02.2026 Bursa
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
